Düşledim,Kayboldum!

Kalbim o kadar boş ki güzel bir tablo falan mı assam diye düşünmüyor değilim…

Ben çıkarmaktan onlar etiketlemekten bıkmadılar Sırdaş, illa üzerimde bir etiket olacak, yoksa söylediklerimin bir anlamı olmuyor onlar için. Ben şucu ya da bucu olmak istemiyorum ki. İlla bir etiket istiyorlarsa “hiç kimse” olayım onlar için ya da “hiçbir şey”…

Uçmak nasıl bir duygu bilir misin?
Kanadı kırık bir martı gördüm dün, Beşiktaş rıhtımında boğazı izliyordu. Diğerleri denize batar çıkarken, neşeli neşeli vapurları kovalarken neler düşünüyordu kim bilir,merak ettim. Usulca yanına sokuldum, beni farkedince refleks olarak kaçmaya çalıştı, bir kaç adım kaçtı da, sonra usulca bana döndü ve ıslak gözleriyle süzdü beni. Bir süre bekledikten sonra “seni de onlardan biri sandım” dedi. “Onlar?” dedim, bana güvenmesinin verdiği memnuniyet yüzüme bir gülümseme olarak yayılırken. “Kötü insanlardan biri” dedi yüzünde nefretin çizgileri belirip kaybolurken. Ne olduğunu sormadım, belli ki çok incinmişti. Kabuk bağlamış bir yarayı kaşımak istemedim, zaten oldum olası kötü şeyleri konuşmayı sevmem. Ama o ne düşündüğümü farketmiş olacak ki anlatmaya başladı “Geçen gün bir kız geldi rıhtıma, telefonla konuşurken duydum onu ilk. Birine nasihatlar veriyordu, dürüstlükten, sadakatten, sıkı sıkıya bağlı olduğu prensiplerinden dem vuruyordu. Biz martıların hisleri güçlüdür, kolay kolay yanılmayız, onun çok iyi bir insan olduğunu düşündüm ilkin…” duraksadı, o anı tekrar yaşadığını anladım, nerde hata yaptığını düşünüyordu herhalde, hikayenin devamını merak etsemde, bekledim. “Çok güzel bir kızdı” diye devam etti, “Melekler kadar güzeldi hem de…” tekrar sustu, gözleri buğulandı. Sonra devam etti, “Telefonu kapatınca, köşedeki simitçiden simit aldı. Bize doğru yaklaştı, nasıl sevinmiştim anlatamam karnımda zil çalıyordu. Bizimkilerden çoğu havalandı ve istasyonun çatısına kondular, buna şaşırmıştım doğrusu, bariz bir şekilde bizi beslemeye geliyordu ve biz martılar atılan küçük bir simit parçası için bile didişiriz ve bundan büyük zevk alırız” gülümsedi, boğazdan o sırada geçen Beşiktaş-Kadıköy vapurunun arkasında çığlıklar atan arkadaşlarına kaydı gözü, tekrar hüzünlendi, kafasını öbür tarafa çevirdi yavaşça, yüzünü ıslatan o sıcak katre içime aktı sanki. “Uçmak nasıl bir duygu bilir misin?” dedi usulca, sonra toparlanarak ve sorusunun saçmalığını anlayarak gülümsedi hemen. Ben bir şey diyemeden hikayeye döndü, “Kız bize yaklaştığında, bir kaç arkadaş vardık rıhtımda, yaklaştı ve gülümsedi, adate büyülenmiştim, masmavi gözleri vardı ve gülünce yüzünde beliren gamzeleri baş döndürücüydü! Simidinden küçük parçalar koparıp bize atmaya başladı, bi kaç tanesini yedikten sonra hayatımın bu en güzel anları daha uzun sürsün diye işi yavaştan almaya başladım, yanımdaki bir kaç martıda gitmişti, şaşırmış ama sevinmiştim. Allahım ne güzel gülüyordu. Hatta bana yakın olmak için simitleri kendine yakın atmaya başladığını düşünüyordum. Normalde insanlara çok yaklaşmayız ama eğer isterse, ona kendimi bile yakalattırabilirdim! İlk defa insan olmadığıma üzüldüm biliyormusun?”. Söyleyecek bir şey bulamadığım için gülümsedim sadece. Kırık kanadına sonra boğaza baktı ve nefret çizgilerinden bir dövme belirdi yüzünde. “Kız o kadar güzel gülümsüyordu ki kör olmuştum adeta, git gide sokuldum ona. Elindeki simit bitmek üzereydi, son parçayı elinde tutarken ona çok yakındım artık. Göz göze geldik, o son simit parçası havada süzülürken, onun mavi gözlerine bakarken, kanadımın altına çok sert bir tekme yedim, tekmenin ivmesiyle boğazın korunaklarına çaptım. Bayılmadan önce kızın sevinç çığlığını, bizimkilerin ona saldırıp, kafasına sıçmasıyla ettiği küfürleri ayrımsıyorum” gülümsedi. ”Sonrasını malum ”. Birden ciddileşti  “Sen iyi birine benziyorsun” dedi “Senden bir şey istesem yaparmısın?” Memnuniyetle anlamında kafamı salladım ama duyduğum şey karşısında boğazım düğümlendi. Saatlerce direndim, kanadı çok kötü durumdaydı, tekrar uçmasının bir mucize olduğunu, zaten bir kaç güne öleceğini söyleyip duruyordu sonunda da ikna etti beni…Elimde yaralı martıyı tutarken, gözlerim doldu, benden istediği şeyi yapamıyordum, bunu nasıl kabul ettiğimi düşünürken verdiğim içsel savaşı farketmiş olacak ki “Uçmak nasıl bir duygu bilirmisin?” dedi, bu kez gülmedi ama  “Bir kere tadını aldınmı bir daha dönüş yoktur, gerçek aşk gibidir, sen hiç a….” sözünü bitiremeden tüm gücümle boğaza doğru savurdum onu. Süzüldü önce, tek kanadıyla yorulana kadar yükseldi, yükseldi, yüzünde hissettiği rüzgarı duyumsadım bende. Sonra yerçekimine yenik düştü, hiç çırpınmadı, kendini boğazın derinliklerine doğru serbest bıraktı. Bakamadığım için arkamı döndüm, boğazı kucaklarken son bir sevinç çığlığı atışını duydum. Ayağına bağlı taş onu boğazın derinliklerine gömerken mırıldandım “Hayır dostum, uçmak nasıl bir duygu bilmiyorum…”
 
16.02.2009 Haci Ali Söyler

Uçmak nasıl bir duygu bilir misin?

Kanadı kırık bir martı gördüm dün, Beşiktaş rıhtımında boğazı izliyordu. Diğerleri denize batar çıkarken, neşeli neşeli vapurları kovalarken neler düşünüyordu kim bilir,merak ettim. Usulca yanına sokuldum, beni farkedince refleks olarak kaçmaya çalıştı, bir kaç adım kaçtı da, sonra usulca bana döndü ve ıslak gözleriyle süzdü beni. Bir süre bekledikten sonra “seni de onlardan biri sandım” dedi. “Onlar?” dedim, bana güvenmesinin verdiği memnuniyet yüzüme bir gülümseme olarak yayılırken. “Kötü insanlardan biri” dedi yüzünde nefretin çizgileri belirip kaybolurken. Ne olduğunu sormadım, belli ki çok incinmişti. Kabuk bağlamış bir yarayı kaşımak istemedim, zaten oldum olası kötü şeyleri konuşmayı sevmem. Ama o ne düşündüğümü farketmiş olacak ki anlatmaya başladı “Geçen gün bir kız geldi rıhtıma, telefonla konuşurken duydum onu ilk. Birine nasihatlar veriyordu, dürüstlükten, sadakatten, sıkı sıkıya bağlı olduğu prensiplerinden dem vuruyordu. Biz martıların hisleri güçlüdür, kolay kolay yanılmayız, onun çok iyi bir insan olduğunu düşündüm ilkin…” duraksadı, o anı tekrar yaşadığını anladım, nerde hata yaptığını düşünüyordu herhalde, hikayenin devamını merak etsemde, bekledim. “Çok güzel bir kızdı” diye devam etti, “Melekler kadar güzeldi hem de…” tekrar sustu, gözleri buğulandı. Sonra devam etti, “Telefonu kapatınca, köşedeki simitçiden simit aldı. Bize doğru yaklaştı, nasıl sevinmiştim anlatamam karnımda zil çalıyordu. Bizimkilerden çoğu havalandı ve istasyonun çatısına kondular, buna şaşırmıştım doğrusu, bariz bir şekilde bizi beslemeye geliyordu ve biz martılar atılan küçük bir simit parçası için bile didişiriz ve bundan büyük zevk alırız” gülümsedi, boğazdan o sırada geçen Beşiktaş-Kadıköy vapurunun arkasında çığlıklar atan arkadaşlarına kaydı gözü, tekrar hüzünlendi, kafasını öbür tarafa çevirdi yavaşça, yüzünü ıslatan o sıcak katre içime aktı sanki. “Uçmak nasıl bir duygu bilir misin?” dedi usulca, sonra toparlanarak ve sorusunun saçmalığını anlayarak gülümsedi hemen. Ben bir şey diyemeden hikayeye döndü, “Kız bize yaklaştığında, bir kaç arkadaş vardık rıhtımda, yaklaştı ve gülümsedi, adate büyülenmiştim, masmavi gözleri vardı ve gülünce yüzünde beliren gamzeleri baş döndürücüydü! Simidinden küçük parçalar koparıp bize atmaya başladı, bi kaç tanesini yedikten sonra hayatımın bu en güzel anları daha uzun sürsün diye işi yavaştan almaya başladım, yanımdaki bir kaç martıda gitmişti, şaşırmış ama sevinmiştim. Allahım ne güzel gülüyordu. Hatta bana yakın olmak için simitleri kendine yakın atmaya başladığını düşünüyordum. Normalde insanlara çok yaklaşmayız ama eğer isterse, ona kendimi bile yakalattırabilirdim! İlk defa insan olmadığıma üzüldüm biliyormusun?”. Söyleyecek bir şey bulamadığım için gülümsedim sadece. Kırık kanadına sonra boğaza baktı ve nefret çizgilerinden bir dövme belirdi yüzünde. “Kız o kadar güzel gülümsüyordu ki kör olmuştum adeta, git gide sokuldum ona. Elindeki simit bitmek üzereydi, son parçayı elinde tutarken ona çok yakındım artık. Göz göze geldik, o son simit parçası havada süzülürken, onun mavi gözlerine bakarken, kanadımın altına çok sert bir tekme yedim, tekmenin ivmesiyle boğazın korunaklarına çaptım. Bayılmadan önce kızın sevinç çığlığını, bizimkilerin ona saldırıp, kafasına sıçmasıyla ettiği küfürleri ayrımsıyorum” gülümsedi. ”Sonrasını malum ”. Birden ciddileşti “Sen iyi birine benziyorsun” dedi “Senden bir şey istesem yaparmısın?” Memnuniyetle anlamında kafamı salladım ama duyduğum şey karşısında boğazım düğümlendi. Saatlerce direndim, kanadı çok kötü durumdaydı, tekrar uçmasının bir mucize olduğunu, zaten bir kaç güne öleceğini söyleyip duruyordu sonunda da ikna etti beni…

Elimde yaralı martıyı tutarken, gözlerim doldu, benden istediği şeyi yapamıyordum, bunu nasıl kabul ettiğimi düşünürken verdiğim içsel savaşı farketmiş olacak ki “Uçmak nasıl bir duygu bilirmisin?” dedi, bu kez gülmedi ama “Bir kere tadını aldınmı bir daha dönüş yoktur, gerçek aşk gibidir, sen hiç a….” sözünü bitiremeden tüm gücümle boğaza doğru savurdum onu. Süzüldü önce, tek kanadıyla yorulana kadar yükseldi, yükseldi, yüzünde hissettiği rüzgarı duyumsadım bende. Sonra yerçekimine yenik düştü, hiç çırpınmadı, kendini boğazın derinliklerine doğru serbest bıraktı. Bakamadığım için arkamı döndüm, boğazı kucaklarken son bir sevinç çığlığı atışını duydum. Ayağına bağlı taş onu boğazın derinliklerine gömerken mırıldandım “Hayır dostum, uçmak nasıl bir duygu bilmiyorum…”

16.02.2009 
Haci Ali Söyler

Talih Kuşları

Benim bu talih kuşu diye adlandırılan canlı ile münasebetim biraz nahoş anılara dayanmakta azizim. Kendisine olan itimadım fazlasıyla zedelenmiş olduğundan mütevellit, benim için artık bir önem teşkil etmemekte kendileri. Müsadenizle başımdan geçen bir musibeti aktarayım sizlere.

Efenim bir gün sokakta raks ederekten ilerlerken, bu talih kuşu olduğunu söylenen muhterem hayvan, tam ben zıplamışken, afedersiniz tam kafamın ortasına büyük hacetini bırakmasın mı! Bir de üzerinize afiyet, nerden bulmuş yemişse bezelye yemiş mendebur hayvan. Öyle bir koku yok azizim, tarifi mümkün değil cihanda. Tam o sırada da zatına naif duygular beslediğim şahsı-muhterem hanım efendi de, önünde dinelip kaldığım haneden çıkıvermesin mi? O an bu ahir zamandan defolup en ırak arş-ı alaya firar eylemek istedim. Lakin dönülmez akşamın ufkundaydım artık. Bana bir baş selamından sonra, simasındaki o hoş sedanın yavaş yavaş kayboluşunu izlerken ben, zamanın pençesinde prangalar eskittim edata. Efenim kendisi ipek mendilini çıkarıp, yüzünü buruşturarak ve sanki o hacet benmişim gibi yüzüme bakarak bana uzatmıştı. Hala saklarım o ipek mendili ve ne zaman aklıma düşse o güzel yüzü sultanımın, çıkarır o iğreti kokuyu içime çekerim :’(

Olaya istinaden, belki de bu bir işaret madem gönlümün sultanını kaybettim belki bahtım açılmıştır diyerekten, talih oyunlarına yatırdım tüm birikimimi. Velhasıl tüm servetimi de kaybettim o hafta.

İşte bu nahoş olaylar silsilesi ertesinde benim inancım kalmamıştır bu mendebur talih kuşlarına. Artık benim için talih hayvanı attır azizim. Evet at. Asil hayvan bir kere.

H.Ali Söyler
01.01.2012

Şeçmeli din dersi;

Soru: Hocam Alevi’lerin toplumumuzdaki yeri nedir?
Cevap: Alevi mi? Hani nerede? Yak yak bitmiyor o kafirlerde arkadaş…

“Kafir Aleviler,hepinizi yakacağız” yazmışlar Elazığ’da okul duvarına. Bu tarz söylemleri gönül rahatlığıyla yapacak tek tip, yeni dindar nesiller için 4+4+4 hayırlı olsun diyelim. Şühpesiz ki siz yakmayı iyi bilirsiniz zaten…

En çok da bana sarılıp uyumanı özledim Melisa, nefes alıp verişini saymayı…

Sahip olmak da ait olmak da can sıkıcı. Gel biz seninle özgürlüğü örtelim üzerimize…

Ve zaman, anlayamadığım bir şekil de hayallerimden yavaş koşuyor benim. O yüzden çocuğum hala.

Gözlerin gökyüzü gibi Melisa, o maviliğe baktıkça, albatroslar gibi konmadan, günlerce uçmak geliyor içimden…

Onun yalnızlığı bile kalabalık Sırdaş, sığamadım ki hiç bir yerine…

Benim ona tutunabilmem için, onun benden başka bir dayanağı olmamalı.
Yusuf Atılgan - Aylak Adam

Aşk bir terazinin iki kefesi gibi,bir tarafın duyguları azıcık fazla ya da eksikse eğer,önce yavaş yavaş sonra hızlınarak bozuluyor o denge.

Sarı - Mart’ın Izdırabı

Adım Sarı ama kimse Sarı diye çağırmaz beni, küçük bir kız çocuğu vermişti bu adı da. Kucağında girdiğim evden sokağa atılmam on saniye sürdüğü için onun adını bilmiyorum, sadece gülen gözleri kaldı aklımda. O günden beri sokaklarda yaşıyorum.  Ne bulursam yerim, yemek seçme lüksüm olmadı hiç. Sorarsanız arnavut çiğerini çok severim mesela ama konumuz yemekler değil.  Anlatacaklarım farklı şeyler. Beni çılgın bakire diye çağırırlar. Niye mi? Anlatayım.

Tahmin etmişsinizdir belki, ben bir kediyim. Normal yaşıtlarıma göre çok cılızım, çünkü gözlerimi nemlendirip insanlara sırnaşamam, istesemde beceremiyorum zaten.  O yüzden çok aç kaldım. Bulduklarımla idare ediyorum hala, hayatta kalacak kadar. Konuyu dağıtmayayım. Beni neden çılgın bakire diye çağırdıklarını anlatayım. 3 yaşındayım ben, 3 koca mart demek bu. Ama ben bir kere olsun sevişmedim.  Evet komik geldi biliyorum, gülebilirsiniz, alıştım çünkü gülünmeye. Alanen gösterilip dalga geçilmeye de alıştım. En iyileri bile arkamdan dedikodumu yapıyor.  Farklı doğmuşum çünkü, hemcinslerim gibi dna’larıma işlenmiş rolü oynayamıyorum. Çoğunluğun içindeki kaybolmuş, hor görülen yapayalnız biriyim ben. İlk başlarda çok ağır bir yüktü bu omuzlarımda ama şimdi alıştım. Onlar beni kabullenemese de ben onları bu şekilde kabüllendim. Yaşayıp gidiyorum. Böyle anlatınca benim tarafıma geçenleriniz oldu değil mi? Tahmin etmiştim, eksik olmayın ama dürüstte olun. İçinizden hala nasıl sevişmezsin lan? Ya hormonlar? Ya Mart ayı? Bu olayın bir ihtiyaç olması vs gibi sorular geçiyor değil mi? Geçmesin işte amına koyim, bir gün bunu sorgulamayan birini bulursam ona anlatacağım devamını. Sinirlendim şuan çok pis. Hayvan oğlu hayvanlar, bağırıyorsunuz bari grup yapmayın lan.  Sokayım ızdırabına mart diye. Siz de bir dağılın lan, dalga geçmiyoruz acı çekiyoruz burada.

H.Ali Söyler
10 Mart 2012

Gündüz Düşleri - 9

Gene çok acayip bir rüya gördüm. Böyle aşk ölmüş cenazesine gidiyorum. İmam soruyor “Nasıl bilirdiniz?” herkes sessizce iyi bilirdik derken ben ökküz gibi bağırıyorum, gırtlaktan, brutal bir sesle “İyiii biiilirdiik”. Millet bana dönüyor. Utanıyorum, “kendisiyle çok yakındık da” diyorum yapmacık bir gülümsemeyle. Sonra ilk ben omuzluyorum tabutu. İlk toprağı ben atıyorum. Herkes gidiyor bir ben kalıyorum mezarın başında. İşte o zaman ben buna bir sayıp sövüyorum ki sormayın. Ağza alınmaz o küfürler.